
Aslında ben bu gerginliği yaşamamak için daha blog kurulma aşamasındayken -adres, tema bulma işleri esnasında- bir ilk yazı hazırlamıştım. O ilk yazıda da aslında hiç gerginlik yaşamadığımı, nasıl olsa daha önceleri de ilk yazılar yazdığımı anlatmıştım…
Bir de bir yazıyı asla ama asla kısa yazamadığımı… Hatta ve hatta kendime söz vermiştim; uzun yazmayacağım diye.
Hemen hemen her şey hazır olup da sıra o yazdığım yazıyı son bir kez okuyup yayımlamaya geldiğinde gördüm ki kazın ayağı öyle değil…
Gayet heyecanlıyım sanki yazdığım ilk yazıymış gibi. Bu heyecana bir de sürekli İngilizce klavye kullanan birinin Türkçe klavyeye geçtiğinde yapmaktan korktuğu imla hatalarını dahil edersek kaplumbağanın hızından daha hallice bir hızda yazıyı yazdığımı söylemem gerekiyor…
Sadede gelirsem… Kısa yazıp yazmamakla ilgili kararım düşünce aşamasında, “blogumda şu konular ağırlıkta olacak” diye bir sınıflandırma yapamamış haldeyim. Sınıflandırma yapmayı da istemiyorum aslında. “Blog” kelimesi nasıl ki dilimize “web-günlüğü” olarak çevrilmeye çalışıldıysa ben de aynen bu çeviriye riayet edeceğimi düşünüyorum. Sadece bir web günlüğü. Gündelik hayatımın gündelik halde arşivlenecek halidir yazacaklarımın bütünü.
Bir kere daha hiç sıkılmadan, hiç itiraz etmeden tüm bilmediğim işlerle uğraşıp emek veren ve gündelik hayatıma bir renk daha -çingiç pembe*!!!- katma istediğimi her konuda olduğu gibi yine sonuna kadar destekleyen ve anlayış gösteren AbEschM… Teşekkür az kalır değil mi tüm bunlar için?..
En özet haliyle hayatımın renklerini içerisinde paylaşmaya çalışacağım özü çingiç pembesi olan bir Polsera´m var artık…
*çingiç pembe: çingene pembesi (Recep İvedik´li Turkcell tavuğu reklamları)


