“Çekmesini bileni sultan, bilmeyeni soytarı eder!”

13 yaşındaydım kapısını o gün çaldığımızda. Ruhum hala çocuk, beynimde artık genç kız olduğunu bilen ama bir yanı da bebekleriyle oynamak isteyen “garson boy” Polsera’nın kavgaları henüz başlamıştı. Bedenimse “genç kız”dı.

Kokusunu sevdiğim, apartman kapısından girdiğimizde ayakkabılarımızı çıkarttığımız için ananemin her defasında “taşlara basma!” diye uyardığı, kapı zili düğmesinin bu yaşıma rağmen bana ilginç geldiği evdeydim. -Alt tarafı bir zil düğmesi ama ilginç geliyor işte!!!-

Kapıyı açtığı zaman yaşlılığımı gördüm bir kere daha. Tek farkımız onun gözlerinin mavinin bambaşka bir tonu oluşuydu. O, o zamanlar 77 yaşındaydı.

Annemin babannesinin aksine daha resmiydi. Onun yanında biraz daha “asil”, biraz daha “kibirli”. Kendi yaşına oranla gayet erken yaşta kaybettiği kocasının hatırası parmağında 8 yaşındayken attan düşen ve bu sebeple yatalak olan, bir daha sesini duyamadığı ve 30 yaşında kara toprağa gömdüğü oğlununki ise gözünün mavisindeydi her zamanki gibi. Hiç bir zaman oğlundan bahsettiğini duymamıştım ve belki de kaybettiği oğlundan sebep daha çok severdi diğer oğlunu…

Sıra sıra menekşe saksılarının olduğu, perdelerinin “dışarıdan biri görür” bahanesiyle ama özünde “titizlik”(?) sebebiyle sımsıkı kapalı kaldığı odasına geçmiştim. Artık annemin dayısından mı yoksa ananemden mi verildiğini bilmediğim siyah beyaz televizyonu kurcalıyordum. Çünkü “ona” gitmek o zamanlar gayet sıkıldığım bir eylemdi benim için. Ben geliyorum diye içine daha fazla odun attığı sobanın yanı başında uyurum da ananem uyandırmaya kıyamaz ve bütün gece orada kalırım korkusu dururdu hep içimde. Benim için ona gitmenin mevsimi “yaz”dı. Çünkü kapısının önünde çocuk parkı vardı. Fakat ben artık “genç kız”dım!

Ben tüm bu saçma sulak şeylerle uğraşırken; o, ananemle mutfaktaydı. Sonra ananem içeri geldi. O, gözüme daima Ali Baba ve Kırk Haramilerin mağarası gibi görünen yatak odasına girmişti. Çeyiz sandığını açtığını duydum. Heyecanlanmıştım açıkçası. Çünkü o sandığın her açılması bir başka değerin ortaya çıkmasıydı…

Odaya gelip yanıma oturdu. Konuya nasıl başlayacağını bilemeden -çünkü yaşadığım şey ona göre tabuydu ve bu tabuyu ananem kulağına çalmıştı mutfakta.- bir iki şey söyledi. Ne ben anladım söylediklerini ne de o söyleyebildi demek istediklerini.

Kocasının resminin olduğu duvardan aynayı getirmemi istedi. Hatırlarsınız belki o aynaları. Yuvarlak, ayna tarafı duvara dönükken arkasında desenler olan ve zincirle çiviye asılan. Oğlunun, kızının, torunlarının, eşlerinin ve torunlarının çocuklarının resimleri sıkıştırılmıştı kocasının çerçevesinin kenarlarına, bir çerçeveye tüm sevgilerini sığdırmıştı. Ben en büyük “torun çocuğu” olduğum için daima bana gösterilen özen ayrıydı.

Aynayı alıp yanına gittiğimde elinde tuttuğu şişeyi gösterdi. Minik, plastik bir şişe… Yavaşça açtı.“Bak kızım, bunun adı sürmedir. Kadın, erkek gözüne sürer bunu. Göz için faydası saymakla bitmez. Çekmesini bileni sultan, bilmeyeni soytarı eder! dedi. Ben şişedeki kömür tozuna benzeyen şeye bakıyordum. Gözünde gördüğüm siyah kalem buydu demek hep. Sürerken hiç izlememiştim onu. Genç kızlığın verdiği “makyaj” heyecanıyla/merakıyla pür dikkat onu dinliyordum sadece.

Aynayı tutmamı isteyip, sürme çubuğunu -modern tabiriyle aplikatör- plastik şişeye daldırdı, çubuğu elinin üzerine bir kaç defa vurduktan sonra ustaca çekti sürmesini gözünün içine.

Ardından cebinden başka bir plastik şişe çıkardı elindekinin aynısıyla. Bir de minik bir cam şişe. Onun yaptıklarını yapmamı istedi. İlk denemem de ben “soytarı” olabilmiştim sadece. Cebinden çıkarttığı mendile biraz cam şişedeki yağdan döküp gözümü temizledi. Sonra bir daha, bir daha ve bir daha… En sonunda biraz daha az soytarıya benzer hale gelmiştim. Annemse hiç bir zaman sürme çekmeyi ondan öğrendiğimi bilmedi; bu ananem ben ve onun arasında bir sır oldu sadece.

Ardından cam şişede ne olduğunu, sürmeyi nasıl hazırlayacağımı ve nasıl temizleyeceğimi, gerçek sürmenin ne olduğunu anlattı sabırla. “Ananen ameliyatından sonra bıraktı, annense hiç sevemedi sürmeyi.” dedi. O ise yaşına ve yaşadığı acılara rağmen “kocamın, anamın hatırasıdır.” deyip hiç bırakmamıştı sürme çekmeyi.

Cam şişeyi ve plastik şişeyi bana verip “Bundan sonra gözünde sürme olmadan kapımdan adım atma, ne ölüme ne dirime gel.” dedi bütün kibiri ve asaletiyle. “Peki” diyebildim.

***

O gün tanıştım ben işte sürmeyle. Lisede makyaj yapmamıza pek kızılmadığı için en yorgun halimde bile sürdüm. Lens kullandığım dönemler gece yatarken sürdüm. Ne bir zararını gördüm ne alerji yaptı gözüme.

Sonraları ihmal etmeye başladım sürme çekmeyi. Doğru mudur yada tıbbi açıdan ispatı var mıdır bilmem ama gece görüşüm biraz daha zayıfladı.

Onu en son gördüğümde gözlerinde sürmesi yoktu, benim de…

En son telefonda konuştuğumuzda 89 yaşının hediyeleri sebebiyle boğazım yırtılırcasına neden artık sürme çekmediğini sordum. “Bak sen soytarıya; ben olmuşum 90! Sen daha taze fidanken sürmüyorsun da bana mı hesap soruyorsun?!” diye fırçasıyla temizlendi kulaklarım.

Duydum ki; benden sonra hiç bir kız “torun çocuğu”na öğretmemiş sürmeyi. Hiç birine vermemiş sürmelerinden birini. “Yine de bu yaşına rağmen hiç bulaştırmıyor kızım sürerken.” dedi ananem en son geldiğinde. Elindeki poşetten annesinin taa genç kızken elde dokuyup telkariyle işlediği yağlıklarını ve başka örtülerini, dokuma gömleklerini -o zamanlar fanila olarak giyiliyormuş- çıkartıyordu.

Annem mutfakğa gittiğinde ayrı bir poşet uzattı. “Ananen bunu da sana gönderdi.” dedi. Nerede görürsem göreyim onun dokuması olduğunu bileceğim bir mendil çıkıverdi içinden. Kenarları işlemeli. “Sürmeni” dedi “bununla silecekmişsin.”

Bense boğazımda koca bir düğümle elimdeki hazinen farkında olarak “ah be kadın nasıl kıyarım ben bu güzel şeye gözümü silmeye.” diye söylene söylene bir gün benim “torun çocukları”mın da kapağını her kaldırışımda heyecanlanacağı  sandığının baş köşesine koydum onu sadece. Aklımda “Bundan sonra gözünde sürme olmadan kapımdan adım atma, ne ölüme ne dirime gel.” lafı, yüreğimde sandıktan çıkma bir hikayeyle…

Related Posts with Thumbnails
Bir yorum gönderin veya Bir geri izleme ekleyin

seperator

6 Yorum var

  1. 02 Aralık 2009 at 09:08 | Kalıcı Link

    ahh ne güzel anlatmışsın canım benim. ne şanslısın ki böyle güzel bir anın olmuş. ben de annanemi bize getireceğim bir süre, o yüzden biraz uzağım bu aralar kafam meşgul birtakım ailesel mevzular falan..

    öpüyorum.

  2. 02 Aralık 2009 at 11:17 | Kalıcı Link

    “makyaj çantam”daki sürme yazını okuyunca bu anı’yı da okumam gerektiğini düşündüm..son satıra geldiğimde gözyaşlarıma engel olamadım inan..kendi çocukluk anılarım geldi aklıma..Yüreğine sağlık, dilerim tüm kaybettiklerimiz ışıklar içinde biryerlerde bizi gülümseyerek izliyordur…

  3. 02 Aralık 2009 at 17:47 | Kalıcı Link

    Polsera ben senin yazılarını çoooook sevdim !!

  4. Polsera
    03 Aralık 2009 at 02:08 | Kalıcı Link

    Oooo ananenin gelmesi demek yeni hikayeler demek? Holeyler (L) Kafanın meşguliyetleri bir an önce geçer umarım. Sarıldım.

  5. Polsera
    03 Aralık 2009 at 02:10 | Kalıcı Link

    Amacım ağlatmak değildi aslında. Gerçi bende bu yazıyı yazarken epey bir duygulandım itiraf etmeliyim. Ben tüm gidenlerin bizi izlediğine inanıyorum çünkü nedense herkesin cenneti kendisine ait diye bir inanışım da var. Okuduğun için çok teşekkür ederim (L)

  6. Polsera
    03 Aralık 2009 at 02:11 | Kalıcı Link

    Ahahaha çok teşekkür ederim :P Bu bu aralar okuduğum en samimi yazıydı bu sebepten asıl ben teşekkür ederim (L)

Yorum Gönder

Mail adresiniz asla bir başkası ile paylaşılmayacaktır. Gerekli boşluklar * ile işaretlenmiştir

*
*