Bir klavye için ne kadar yazı yazabilirsiniz?
Yada yazdığınız bu klavye yazısına kaç tane yorum alabilirsiniz?
Aslında bu iki soruyu daha da dallandırıp budaklandırabilirim ama soru olarak bırakmak yerine bu gece şahit olduğum bir şeyi yazmak istiyorum.
İngilizce klavyeye olan alışkanlığımı sürekli Türkçe klavye kullanıyor olduğumdan dolayı kaybediyorum diye Polsera’ya İngilizce klavyeyle yazacağımı ve bundan doğabilecek harf hataları için önceden özür dilediğim bir yazı hazırlayacakken haliyle bir adet klavye resmine ihtiyacım oldu.
Klavye resmi ararken yabancı bloglardan birindeki dikkatimi çekti. Blog gayet sade bir tasarıma sahip. 2 farklı klavye tasarımı hakkında bir yazı hazırlanmış. O kadar net bir yazı ki, artı eksi yönlerini, kendince yorumlarını paylaşıp yazının sonunda sayfayı görüntüleyen kullanıcıları da konuya dahil etme ve fikirlerini öğrenme amacıyla 5 soru yazmış. Mim değil, soruları cevaplama karşılığında hediye falan da vermiyor. Sadece fikir soruyor ve bunu ister gerçekten o fikirlere değer verdiği için yapsın, ister kendi çapında bir araştırma oluşturmak için yapsın isterse de “blogunuza yorum almak için hileler” maddelerinden birini uygulamak niyetiyle yapsın; olmuş mu? Olmuş…
Üşenmedim gelen yorumları da okudum. 50 kadar yorum var ve o 50 yorumun her birinde yorumcular o 5 soruya cevap verip üstelik her soruyla alakalı deneyimlerini de paylaşmış. Yani 50 yorumdan 50 ayrı yazı daha çıkar yayımlamaya değer. Yorumlar yazıyı kıskandıracak kadar temiz, net, yeterli.
Ağzım beş karış açık kaldı yemin ederim. Blogdaki başka yazılara da göz attım. Üslup hep aynı. Blogda sadece teknoloji yazısı yok. Gündelik olaylarda var. Kişisel yazılar da. Bazıları yine dediğim şekilde sorularla pekiştirilmiş ve güzel yorumlar bulmuş. Kötü yorumları siliyor olabilir tabii ki ama bir yazı için o temizlikte ve uzunlukta 50 yorum bence çok güzel bir şey.
*
Sonra düşündüm… Eski craft blogum için AbEschM çok güzel bir tasarım hazırlamıştı. Oturup en başından kodlarını kendi yazmıştı. Cıvıl cıvıldı ve bir çok kişi bayılıyordu siteye. Benim için olan kullanım kolaylıklarının yanı sıra okuyucuya da bir sürü kolaylık sağlıyordu. Tasarımı bir kenara koyup içeriğe geçecek olursam: Craft kısmındaki konular için harcadığım enerjiyi dürüst konuşayım TOEFL için harcasam çoktan almıştım belgemi. Hiç bilmeyenin bile anlayacağı şekilde anlatımlar hazırlayıp, her adımın resmini koyardım ki oradaki 1 adımın en iyi resmini yakalayabilmek için kaç kere deklanşöre bastığımın haddi hesabı yoktu. Resimlerin düzenlenmesi, yazının hazırlanması… Bir yazıyı resimleriyle beraber hazırlamam 3-4 saatimi alıyordu ve bu süreye o craftın hazırlama aşaması, harcadığım para dahil bile değil.
Craft bölümünün yanı sıra bir de “kendi halinde” tarzında bir bölümüm vardı. Kendimce olan şeyleri yazardım. Fikirlerimi, hayata duruşumu. Günlük ziyaretçi sayım oldukça fazlaydı ama yorum sayım standarttı. Yorumcularım da standarttı. Ekstradan bir iki farklı yorum olurdu bazen o kadar.
Sonra bir gün ben bir yazı yazdım. Bu aslında kırılma noktamın başlangıcıydı. Yazı; patron-işçi ilişkisinde patronun haklı olduğu tarafları içeriyordu ama patronun haksız olduğu tarafı da yazdım ve ben bunu yine babam kaynaklı ve kendi “çalışan” deneyimlerime göre yazmıştım. Sürekli yorum yazan bir yorumcum kendisi “çalışan” statüsünde olduğu için patronun haklı olduğunu söylediğim taraflar için aleni olmasa da oldukça iğneleyici bir yorum bıraktı. Yorum içerisinde şöyle de bir cümle vardı çok iyi hatırlıyorum: ” sen daha çok küçüksün. ” 22 yaşımdaydım o zaman ve 12 yaşımdan beri her yaz babamın yanıma çalışmaya gitmiş gerektiğinde patron kızı olmuş gerektiğinde çaycı gerektiğinde de tuvalet temizleyici olmuştum ve bunların her birini olurken babam, babam değil patronumdu. Ses etmedim. Kendince haklı yanları vardır dedim çünkü ne de olsa o “emekçi” ve “ezilen” taraftı.
Aradan bir süre daha geçti. Ben yine bu tarz ama farklı içerikte bu defa ne patronu ne işçiyi savunan bir yazı hazırladım. Hatta şöyle bir cümlem vardı gayet iyi hatırlıyorum ve yazayım buraya, konuyu az biraz çıkartabilirsiniz:
“O gece babam maaşları dağıttı. Ay sonu olduğu için ödemelerimiz de fazla olduğundan bankada da para kalmamıştı neredeyse. Eve gitmek için merdivenlerden inerken alt katta iki çalışanımızın konuşmalarına şahit oldum. Seslerden tanımıştım. Söylenen çalışanımız az önce avanslardan dolayı azıcık kalan maaşını almış üstüne bir de henüz çalışmadığı aydan avans istemişti. Babamsa kabul etmedi. Çünkü maaşları dağıtması bittiğinde cebinde sadece 5 lirası kalmıştı, ben maaşımı alamamıştım. Fakat çalışanımız bunu bilmiyor ve madolyonun görünen yüzünü feyz alarak `Domuzu mu eksik? Jipe binmesin o zaman benim avansımı veremiyorsa` diyordu.”
Olay aynen buydu ve bu şekilde yazmıştım oraya. Aynı yorumcum yine aynı üslubuyla yorumunu bırakmıştı. Çünkü o, gece patronu sıcacık yatağında yatarken bir bayan olmasına rağmen gecenin üçünde bozulan makinene için çağırılan ustayı denetlemek için yatağından kalkıp iş yerine gitmişti. O bu fedakarlığı yapıyorsa patronu da ona çalışmadığı aydan bile avans vermek mecburiyetindeydi.
Bu defa yanıtsız kalamayıp kendisine mesai saatleri dışında iş yerinde “çalışır” konumda geçirdiği her saat için “mesai ücreti” diye bir ücret ödendiğini yani bu işi patronunun kara kaşı kara gözü için yapmadığını o makine sayesinde en az patronu kadar kendininde ekmek yediğini yazmıştım. Ha bu ücret ödenmiyorsa hukuki haklarından yararlanabileceğini söyledim. Hem zaten o makinenin başına çağırılması sebebinin çalıştığı konum olduğunu, çalıştığı konumunda görevlerinin önceden belli olduğunu yazdım.
Mantıklı olalım atölyede bozulan bir makinin tamiratının takibi için sekreter gitmez. Atölye bölümünden sorumlu müdür kıl yün kim varsa o gider. O müdürün görevleri de cinsiyete göre belirlenmez. O iş erkek anatomisinin daha dayanıklı olduğu görevler içeriyorsa o işe zaten kadın müdür/çalışan alınmaz.
3. yazım iş yerinde internet kullanımıyla ilgili oldu. O yazıyı inat için hazırladım. Çünkü ben çalıştığım dönemde kendi iş yerim olmasına rağmen AbEschM şahittir değil internette işimle alakası olmayan sitelere bakmak, cep telefonuma bile dokunmazdım. Herkes benimle aynı düşünmek zorunda değil ve ben böyle düşünüyorum diye de herkes benim gibi yapacak değil ama dedim ya inat için yazdım. Yorum gelmedi.
Aradan geçen bir süre sonunda mevzu bahis yorumcumun bloguna göz atarken blogroll listesinde yer almadığımı gördüm. Ben o zamanlarda tıpkı bu zamanlarki gibi birilerinin beni blogrollune eklemesini umursamam. Bu işi karşılık içinde yapmam. Okuduklarımı yazarım, okumadıklarımı eklemem o listeye. Biri beni listesinden çıkarttı diye o blogu okumayı da kesmem ama durum bu defa farklıydı benim için.
Dedim ya o blogumda kırılma noktam buydu ilk.
Sonra gelen anlamsız yorumlar. O kadar emek harcayıp resimlediğim, yazdığım “tutorial”deki emeğimi yerden yere vuran yorumlar… Gerçekten de ağırıma gitti ve kendi emeğimi geçtim AbEschM’in tüm emeğini kaldırdım attım. Maddi, manevi her anlamda zarardı…
*
İşte yukarıda anlattığım blogu ve ondaki yorumları okuyunca gerçekten de üzüldüm bir kez daha. Kıskanmadım. Ekmeğime, suyuma zerre zararı olmayan/olmayacak olan birini neden kıskanıp, hasetleneyim ki? Fakat üzüldüm. Evet çok güzel bir yazı hazırlamıştı ve o kalitedeki yorumları sonuna kadar hak ediyordu ama benim yazılarım yada okuduğum bir çok bloggerın yazıları onunkinden daha mı kötüydü de biz bir kısmı ilkokul seviyesinde bazıları hakaret boyutunda yorumlara maruz kalıyorduk?
Keşke yazıları okuyanlar iyi/kötü ayrımına varabilse, keşke yorum yazdıkları yazıların oluşum sürecini biraz olsun tahmin edebilse, keşke ona göre yorum yazsalar.Bir blogun görselinden, içeriğine, temasına kadar bir bütün olduğunu bilebilseler…
Kusura bakmayın ama bu kadar tecrübe kazanmış halimle bile; oturup bir sürü sayfadan araştırdığım, Türkçe’ye çevirdiğim bir yazıma “ilk araştırmam olduğu için inanmıyorum.” diye bir yorum gelmesi de ağırıma gidiyor. O yoruma cevap olarak gayet anlayışlı bir yorum yazmak için 6 ay boyunca gördüğüm “öfke kontrol terapisi”nde öğrendiğim her şeyi 10 kere tekrar etmem gerekiyor.
Eloğlu kimseye sataşmadan, etliye sütlüye bulaşmadan bir yazı hazırlıyor ve 50 kaliteli yorum alıyor.
Biz, bazen ya gizliden gizliye yada aleni olarak başka bloggerlara laf sokuyor
yada hazırladığımız yazıların hakaret bazındaki yorumlarını okuyor
veya gidip birbirimizi tehtit ediyoruz!!!
Kendi kendime hep şunu söyledim:
Benim sitemi 10 kişi okuyorsa
ben gündelik hayatta geride kalan (dünya nüfusu-10) kişi için Polsera olarak bir hiçim.
Adımı, sanımı, resmimi koysam bile bir hiçim…
Bu kadar kendimizi önemsemeye gerek yok. 1 milyon okuyucunuz olsa kaç yazar?
1000001. kişi için yine bir hiçsiniz.
Ne dermani olmayan bir derde deva buluyoruz ne ab-ı hayatı keşfediyoruz burada.
Yani bazen kendimizi bu kadar fazla önemsememiz lazım sanırım. Karşımızdakini de hakkaniyetini vererek desteklemek nasıl güzel bir şeyse beğenmediğiniz bir şeyi öncesini bilmeden yerden yere vurmak yada oldukça kırıcı bir halde yazmak yerine sayfayı kapatıp çıkmak da gayet olgun bir davranıştır…
Not: 1- O zaman o mevzu bahis yorumcum için bunu düşünememiştim ama bugün aklıma geldikçe bazen kendileri için “ezikler” diye düşünmeden edemiyorum.Kendisini okumuş, kültürlü, ekonomik anlamda özgürlüğü elinde olan çağdaş bir hanım gibi göstermeye çalışsa da bir “anne” olmasına rağmen; “anne” saygımı da kenara bırakarak genelde “ayakları okumuş, kafasında bir gelişme yok, bu mantıkla da en son gelebileceği nokta burası daha da ilerlemez.” diye düşünüyorum bu “küçük” halimle!!!
2- Amma doluymuşum he bu konuda…




Bir Yorum var
Hayatım sıkma canını. Blogculuk sabır ve aldırmamazlık işi. Aldırmayacaksın, o kadar çok farklı insan var ki aynı gerçek hayattaki gibi ve herkesi memnun etmek imkansız. Benim sitem için de geçerli bu eleştiren o kadar çok adam var ki.. Kızdığım yorumları yayınlamıyorum oluyor bitiyor. O insanları da unutup geçiyorum sonuçta biz bu işi kendimiz ve kendi kayıt tarihimizi oluşturmak için yapıyoruz öyle düşün
öpüldün canım üzme canını.